Minyatürün Gölgesi – Nazan Bekiroğlu

Batı sanatının eksenini teşkil eden mimesis, Platon mağarasının içi ile sınırlı. Bu yüzden genel geçer algı nezdinde kavranması kolay: Sanat bir yansımadır; tabiatı yansıtmadaki ustalığı nisbetinde sanatçı da başarılı sayılır. Bu ilgiyle, resimdeki çocuk çocuğa, üzüm salkımı üzüm salkımına, perde perdeye benzemek mecburiyetindedir. Leonardo’nun atölyesi anatomi laboratuarına dönüşür bu yüzden. Michaelangelo yaptığı Musa heykeline aynı sebeple “Konuş ey Musa” diye haykırır.Sanatçının hangi tehlikeli sularda gezindiğini uyaran “Konuş ey Musa” meselesi, İslam kültüründe mimetik sanatların neden itibar görmediğinin de cevabını verir aynı zamanda. Müslüman sanatçı Allah’ın yarattığının bir benzerini “yaratmaktan” ve onu açıklamaktan şiddetle kaçınmaktadır.Bu durum İslam sanatlarının mimesis’e zıt bir kavram olarak soyutlayıcı üslubunu da açıklar. Mağaranın içi ile değil dışı ile meşgul olan Müslüman sanatçı görünür âlemin (âlem-i şühûdun, masivanın) görüntülerini tekrar etmekle oyalanamaz. Onun aklı mağaranın dışındadır çünkü. Gölgelerin kendileri ile değil onların asılları, özleri ile meşguldür. Maveradan (ötelerden, âlem-i gaybdan) haber vermek istemektedir.İslam sanatlarının soyutlayıcı üslubunun genel geçer algı nezdinde kavranabilirliğini güçleştiren mesele de bu noktada zuhur eder. Mavera henüz sadece bir sezgi alanıyken onu anlatmak ne derece mümkün olabilir? Mağaranın içindeki tutsak, mağaranın dışını görmemiştir ki onu tasvir etsin. Öyleyse duyusal düzlemdeki bu habersizlik hali Müslüman sanatçıyı anlatmak istediği şeyin aslını değil mecazını, kendisini değil yorumunu, tasvirini değil temsilini kurmaya sevk eder.Ancak burada bir problem olarak karşımıza dikilen şey insan muhayyilesinin mağaranın içi ile sınırlı olduğu, bunun dışında hiçbir şeyi tahayyül edemeyeceği meselesidir. Bir başka ifade ile mağara içi malzeme ile sınırlı olan sanatçı mağara dışından nasıl haber getirecektir? Onun temsilini, mecazını, yorumunu nasıl kuracaktır? Anlatmak istediği şeyin bir “gerçekliği” yoksa onu nasıl anlatacaktır?Bunun nasılını bir örnek olarak minyatürde arayabiliriz. Bir ucuyla doğaya bağlı kalan fakat diğer ucuyla doğadan hayli uzaklaşan minyatür, İslam sanatlarının soyutlayıcı karakterini verir bize. Nakkaşın elindeki malzeme batılı meslektaşıyla aynıdır. Onun da dağları, geyikleri, laleleri, insanları vardır. Fakat bunları kullanma biçimine baktığımızda onun, mimetik olandan farklı bir yol izlediği görülür.Minyatür her şeyden evvel “canlı gibi” olma iddiasını, üçüncü boyutu, derinlik yanılsamasını, perspektifi reddeder. Renklerin saf hallerinde tonsuz olarak kullanılması, uzaklık yakınlık hiyerarşisinin ihlal edilmesi, ışık gölge oyunlarından kaçınılması vs gibi. Böylece nakkaş uzaktaki bir dağın üzerinde otlayan geyiğin kirpiklerini de yakın plandaki padişahın kirpikleri gibi tek tek çizerken, dağın üzerindeki lale yapraklarının damarlarını da saray bahçesindeki eşdeşi gibi ayrıntılı olarak gösterirken her şeyi bir yüzeye indirger. Gösterdiği şey, eni ve boyu olan fakat derinliği yani “canlılığı” olmayan bir hayal sathından ibaret kalır.Böylece mağaranın içindeki malzemenin dışında bir şeye sahip olmayan nakkaşın o malzemeyi kullanarak mağara dışına ilişkin nasıl bir yorum yaptığını, nasıl bir temsil bir mecaz kurduğunu görürüz. Nakkaş, çizdiği gölge resmin karşısında “Konuş” diye haykırmak yerine İbni Arabî’nin evren özeti gibi bir özet çıkarmaktadır. Onun kâğıdında da her şey vehim ve hayal yahut perdelere vuran akisler veyahut gölgelerden ibarettir. Kâğıt üzerinde seyrettiğimiz şey, canlı bir öz değil gelip geçici bir gölge, bir surettir. Bu yüzden minyatürlerde cisimlerin gölgesi de yoktur. Resmi seyredene hepsi aynı ortak yüzle bakan, böylece bireyselliği, vurgulanmak yerine reddedilen onca insandan hiçbirinin gölgesi yere düşmez; bu dünyaya ait olmayan Anka gibi. Onların kendi gerçekliklerinden söz edilemez ki gölgeleri olsun.

2012-11-21T09:36:37+00:00 0 Yorum

Bir Yorum Gönderin